> Engeloji

Translate

19 Ekim 2014 Pazar

ENGELOJİ'NİN DOĞUŞU


Pek çok blog yazarı gibi ben de kitap yazarı oldum. Kitabım Engeloji çıktı. Güzel bir duygu... Sağlık problemlerim yüzünden bu sevincime gölge düşse de "Bunda da bir hayır vardır" diye düşünüyorum. Kitabın çıkma sürecinde bir gün çıkacağını biliyorsunuz. Ama matbaadan elinize ulaşması, elinizde olması bambaşka bir duygu... Bunu anlatmak zor. Sanıyorum ki her kitabın özel bir hikayesi vardır. Bu yazı da Engeloji'nin hikayesi...

Geçtiğimiz yıl “ICEVI Europe 2013 Turkey” Kongresi’nde yayınevimin koordinatörü Hasan Feyzi Giray'la karşılaştım ve tanıştım. Birlikte yaşama kültürüne katkıda bulunan çalışmalara imza atan Hasan Bey beni blogumdaki yazılarımdan tanıyormuş. Yazılarımı beğenip takdir ettiğini söyledi ve bir kitap çalışması önerdi. Ben önceleri biraz geri dursam da, sonra bir çalışma yapmayı kabul ettim. Daha sonra editörüm Melike Nur Çep ile tanıştım. Böylece kitap için süreç başlamış oldu. Aslında bu süreçte başlı başına bir yazı konusu olabilir... 

Yazdıklarımı derleyip, düzenledikten sonra Hasan Feyzi Giray ve Melike Nur Çep ile kitap için isim arayışına girdik. Ben hep kitabın adının bir cümle olmasını istiyordum. Hatta aklımda şöyle bir isim vardı: "Topal Demesinler Diye." Bu isim bir yazımı konu alan Mehmet Ali Birand ile ilgiliydi. Ama beni de anlatıyordu. Ya da "Hiç Engelli Tanıdın mı?" gibi... Ancak sonra kitabın adının tek kelime ve farklı bir isim olması gerektiğine karar verdik. O andan itibaren yayınevinden bir süre istedim.

O süre içinde yüzlerce isim buldum. Hiç biri içime sinmedi. Daha iyi bir isim bulacağımı hissettim. Ve sonunda Engeloji'yi buldum. Adı ilk bulduğumda arama motorunda sorgulayınca başka bir kelime yazıp " Yine de girdiğiniz şu sorguyu mu aramak istiyorsunuz?" yazdı. Benim de istediğim buydu! Hiç kullanılmamıştı, farklıydı ve anlamlıydı. Bulduğum an "İşte bu..." dedim. Engelli ve engelliyi doğru anlamak bir bilimdi!  Engeloji de bunu anlatıyordu. Alt başlık olarak da "Kör Topal Giden Bilim!" olsun istedim. Çünkü engelliler yanlış biliniyor ve tanınıyordu...


Sonunda kitap çıktı. Daha önce kararlaştırdığımız tarihte 10 Ekim Cuma günü de satışı başlamış oldu. Şimdi ise pek çok kitap sitesinde satışta... Yayınevim C Planı, "Sanal İmza Günleri" adlı bir kampanya ile imzalı olarak satıyor. Ben de pek çok kitabı imzaladım. İmzalarken bu kitabın birilerinin elinde olacağını ve onların yüreğine dokunacağını düşünmek bile güzeldi. Kimler alacak diye bir merak da oluyor tabii...

Kitap kapaklarını çok önemsiyorum. Kapakların, kitapları sevdirmek de etkili olduğunu düşünüyorum. Kitapları sadece okumayı değil nesne olarak da severim. Kitabım diye demiyorum. Engeloji, nesne olarak da güzel... Kapak tasarımı çok beğenildi. Bu arada alıp okuyanların kitap hakkındaki düşüncesi "Başladım, sıkılmadan okuyorum..." ve "Elime aldım okumaya başladım, bırakmak istemedim..." oluyor. Bu da beni mutlu çok ediyor.

İnsanın kitabının olması güzel... Kitap yazmak zor mu bilemem. Ama okutmak zor! Bunu anladım. Alanlardan ricam çevresiyle paylaşmaları... Bir engelli farkındalığının oluşması ve okuyanların engelliyi yanlış tanıdığının farkına varması benim için çok önemli... Alıp okuyanlar; klavye başına geçip olumlu, olumsuz her türlü yorumu yazabilir. Onları da blogumda paylaşacağım. Farkındalıklarımızın artması ve anlaşılmak dileğiyle...

ALİYE YÜCEL



5 Ekim 2014 Pazar

KÖR TOPAL GİDEN BİLİM: ENGELOJİ



YAYINEVİNDEN...

Bir ilim dalı düşünün ki;
Toplum için maddi ve manevi olarak çok önemli olduğu halde
İlim dalı olarak görülmemiş ve ehemmiyet verilmemiş!
Bunun sonucunda da maddi ve manevi olarak toplum olarak zararlar görmüşüz, görmeye de devam ediyoruz!
İşte Engeloji bunun için yazılmış bir eser…

YAZARDAN…
Okuma serüvenimin arkadaşlarımın koşup oynarken, mecburen evde oturmamla başladığını düşünsem de se­viyordum okumayı… Öyle ya, zorla olmaz bazı şeyler… Yazmak en büyük hayalimdi. Ancak yazacağım, yazarım demekle de olmuyor. Söyleyeceği bir şeyleri varsa yazabiliyor insan… Engelli olmam okumama sebep olduysa da, engelleri yazmam tesadüf olmamalı…
Engellilik hakkında; kişisel olarak ve çevremde gözlemledik­lerimden bir fikrim vardı. Maalesef engellilik yanlış biliniyor, en­gelliler yanlış tanınıyordu. Hep “Bunu doğru anlatmalıyım” diye düşünürdüm. Blog yazarlığı serüvenim işte böyle başladı. Her yazı yazan kişi yazılarının beğenilip, takdir görmesini istese de galiba esas istediğim engelliliği doğru tanımlayıp, bir farkındalık ortaya koymaktı.
Blogumda engelli ve engelsiz herkese seslenmek istedim. Bu nedenle konularımı; araştırarak özenle ve günceli yakalayarak seçmeye çalıştım. Bir kişi bile blogumu okusa ve engelliyi yanlış tanıdığının farkına varsa benim için çok önemliydi. Yazdıklarımın bir gün kitaplaşacağını hayal ettim. Elinizdeki bu kitapla da gerçe­ğe dönüştü. Okuyacağınız metinler 2011 ile 2014 yılları arasında blogumda yayınladığım yazılardan oluşuyor.
Kör, Topal Giden Bilim (!) diyerek bir kinaye yapsam da, bu kitaptaki yani Engeloji’deki her yazım, bir engelli farkındalığının meydana gelmesi isteğiyle yazılmıştır.
Şimdi soruyorum, hiç engelli birini tanıdınız mı?

 EDİTÖRDEN...
Yayınevi olarak engellilerle birlikte yaşama kültürünü artırmak adına birçok çalışmaya imza attık. Çocuklar için görme engelli bir kahraman olan Fati’nin, “Fati ile Tanışmak” ve “Dirsekler Yalan Söylemez” isimli kitapları; gençler ve yetişkinler için de “Kör Öyküler” ve “Topal Öyküler” isimli eserleri yayınladık.
Şimdi ise “Engeloji” isimli yeni bir çalışmaya daha imza atmanın mutluluğunu yaşıyoruz.
Engeli ve engelliyi tanımak, anlamak, iletişim kurmak ve yeteneklerini keşfetmek için yazarımız tarafın­dan kaleme alınan bu eserin engellilerle birlikte yaşama kültürüne katkıda bulunacağına canı gönülden inanıyoruz.
Yayınevimiz, engellilerle birlikte yaşama kültürüne katkıda bulunmaya devam etmeyi bir yayın politikası ve sosyal sorumluluk olarak görmeye bundan sonra da devam edecektir.

Melike Nur Çep
Editör
C Planı Yayınları

YAZAR HAYATI

ALİYE YÜCEL

Bursa Mustafa Kemal Paşa doğumludur. 9 aylık iken çocuk felci geçirmiştir. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunudur.
1989 – 1990 yıllarında Kadın ve Aile Dergisi’nde editör olarak; 1991 – 1994 yılları arasında engellilere yönelik Yaşama Sevinci Dergisi’nde editör, yine engellilere yönelik hazırlanan ve TRT’de ya­yınlanan Her Şeye Rağmen programında yapım yardımcısı olarak çalışmıştır.
1994 – 2010 yılları arasında TGRT’de; Metin Yazarlığı, Yapım-Yö­netim Yardımcılığı (Kadın ve Sağlık Programlarında), TGRT – Basın ve Halkla İlişkiler Basın Tanıtım Sorumlusu ve TGRT HABER Med­ya Sorumlusu olarak görev yapmıştır.
2010 yılından bu yana Beyazay Derneği ve İŞ-KUR’un ortak pro­jesi olan engelli istihdamına yönelik Engelli Kariyeri’nde Değerlen­dirme Uzmanı olarak çalışmaktadır.
Engellilere yönelik çeşitli projelerde çalışmıştır. 2011 yılında yaz­maya başladığı “Engeloji” isimli kişisel bir blogu vardır.





 


21 Eylül 2014 Pazar

İLGİNÇ MEZAR


Dinimiz gereği biz de mezar taşlarının sade olması gerekiyor. Bu nedenle ülkemizde çok abartılı ve üzerinde heykel olan mezarlar yok. Ancak dünyada pek çok abartılı, ilginç mezarlar ve mezar taşları var. Bunlardan biri de  Amerika da Utah eyaletinin başkenti Salt Lake City'nin mezarlığında bulunuyor. Bu ilginç anıt mezar Matthew Stanford Robison isimli, küçük yaşta ölen bir çocuğa ait.

Matthew Stanford Robison 1999 yılında, 11 yaşında iken ölmüş... Matthew, bedensel engelli bir çocukmuş... Kısa yaşantısını tekerlekli sandalyede sürdürmüş. Mezarında da bir tekerlekli sandalyede ayağa kalkmış bir halde heykeli bulunuyor. Bir mezar için fazla abartılı olduğu düşünülebilir. Ancak kabul etmek gerekir ki bu mezar insanı duygulandıracak türden... Çok ilgi çekiyor. Bu mezarı görünce neden ve niçin yapıldığını... Orada yatan kişinin hayat hikayesini merak etmemek elde değil.

Matthew'in hayat hikayesi oldukça dokunaklı... Şimdi hayatta olmayan Matthew, 1988 yılında Salt Lake City'de doğmuş. Doğum sırasında oksijensiz kaldığı için beyin felci (Serebral Palsi) geçirmiş. Kısa hayatını da engelli olarak sürdürmüş... Matthew'in vücudunun felçli olmasının yanı sıra gözleri de görmüyormuş. Doğduğunda bir kaç saat yaşaması bekleniyormuş... Ancak kimin ne kadar yaşayacağını Allah'tan başka kim bilebilir? Matthew, 11 yaşına kadar yaşamış. O yaşına kadar da hayatını tekerlekli sandalyede geçirmiş. Ailesinin ve arkadaşlarının sevgisi ona güç vermiş...


Yaşantısı ve ölümü ailesinde büyük etki bırakmış. Ölümünden sonra babası Ernest Robison, Matthew için işte bu ilginç mezarı yaptırmış. Böylece oğlunun ayağa kalkabilme isteğini bu şekilde ortaya koymuş... Heykelde; Matthew'in hayattaki tüm sıkıntı ve yüklerden, tekerlekli sandalyenin üzerinden göğe doğru elini uzatarak kurtulduğu anlatılmış... Ölümünün üzerinden yıllar geçse de mezarındaki bu heykelin fotoğrafı tüm dünyada dolaşıyor. Böylece Matthew'in etkileyici hayat hikayesini merak edip öğrenmemizi sağlıyor.

Matthew, Serebral Palsi'li ilk çocuk değil, maalesef son da olmayacak. Bu durumda olan pek çok çocuktan haberdar olamıyoruz, olamayız. Bu duygusal heykel onun ve hayatının tüm dünya tarafından fark edilmesini sağlamış oldu. Yoksa küçük Matthew'in kim olduğunu, nerede, nasıl yaşadığını nasıl öğrenirdik? Matthew kısacık yaşantısında ailesinin hayatına dokunduğu gibi, yıllar sonra bu ilginç mezarıyla bizim hayatımıza da dokundu.

ALİYE YÜCEL


14 Eylül 2014 Pazar

BEN EVLATLIK OLAMAM


Geçtiğimiz günlerde Müge Anlı'nın programında annesini arayan genç bir kadın, kızını arayan başka bir kadın, yine annesini arayan genç bir adam vardı. Bir şekilde çocuklar küçük yaşta ailelerinden ayrılmıştı. Şimdi ekran aracılığıyla onları bulmaya çalışıyorlardı. Gördüğümüz kadarıyla insanlar kaç yaşında olursa olsun, evlatlık olduğunu öğrenince gerçek anne ve babalarını merak ediyor ve arıyorlar.

Evlatlık konusu duygusal, sosyal, psikolojik bir konu... Belli bir yaşa kadar saklansa da bir şekilde öğreniliyor. Gerçek ortaya çıktığında ise evlat edinilen çocuk ve aile için zor bir süreç başlıyor. Bu konu ile ilgili pek çok haber yapılıyor. "Yıllar sonra annesini buldu", "Şu kadar yıl sonra evladına kavuştu" gibi. Hepsi de hüzün ve mutluluk dolu pek çok kavuşma... Hepsinin birbirinden ilginç hikayesi var.

Evlatlık olduğunu öğrenmek mümkünse bir insanın hiç öğrenmemesi gereken bir durum. Sanıyorum ki o andan itibaren evlat edinen aileye karşı hissedilen duygular oldukça karışır. Büyük bir yıkım... Hayal kırıklığı... Öz aileye bir kırgınlık...  Sonra öz aileyi merak etme... Eğer hayattaysa arama ve hemen bulma istediği... Birçok düşünce ve duygu karmaşası... Ben bütün bunları empati yaparak yazıyorum.


İlkokul çağlarındaydım. Mahallemizde bir arkadaşımızın evlatlık olduğu söylentileri çıkmıştı. Daha sonra da bunun doğru olduğunu öğrenmiştik. Bu bizi çok etkilemişti. Hepimiz şaşırmış ve üzülmüştük. Ortada şüphelenmemizi gerektiren bir durum da yoktu! Ailesi onun üzerine titriyor, çok iyi bakıyor ve çok seviyordu! Kendi aramızda bunu konuşuyor, "Nasıl olur, neden, niçin" sorularını soruyorduk.

Çocuklar için ilginç bir psikolojik durum olmalı ki... Arkadaşımızın bu durumunu öğrendikten sonra herkes ailesiyle olan benzerliğini sorguluyordu. Özelikle tek çocuk olan ve ailesindeki kişilere pek benzemeyen arkadaşlarımızın canı epeyce sıkılmıştı. Bir çoğu "Acaba ben de evlatlık mıyım?", "Ya ben de evlatlıksam?" diye düşünüp, üzülmeye başlamıştı. İşte bütün bunlar konuşulurken ben oldukça rahattım!

Yine bir gün bu konu konuşulurken çocuk aklımla arkadaşlarıma dönüp, büyük bir rahatlıkla "Ben evlatlık değilim buna eminim. Bu kesin... Siz düşünün." demiştim. Bana hemen "Nereden biliyorsun?", "Nasıl bu kadar emin olabilirsin?" diye sormuşlardı. Ben de cevap olarak onlara "Bir düşünün. Sakat bir çocuğu kim evlatlık olarak alır ki?" demiştim. Böylece arkadaşlarım hemen ikna olmuştu. Haklıydım! Anne ve babama benzeyen taraflarım olsa da benim çok daha önemli bir kanıtım vardı. Engelli olmak!

ALİYE YÜCEL




7 Eylül 2014 Pazar

GÜLPERİ'NİN GÖZLERİ...


Televizyon kanallarının yeni yayın dönemi başladı. Her kanalda pek çok yeni dizi başlıyor. Hepsini seyretmek mümkün değil. Aslında gerek de yok. Ama hiç olmazsa neler başlayacak diye bakarken ATV'de yayınlanan bir fragman dikkatimi çekti. Tanıtımda beyaz baston vardı. Bu beyaz baston bir genç kızın elindeydi. Bilindiği gibi beyaz bastonu görme engelliler kullanıyor. Renginin beyaz olması rahatlıkla görülmesini sağlar. Bu bastonu kullanan görme engelliler de özgürce yürürler. Yani beyaz baston hem görme engelliler için büyük bir kolaylıktır, hem de çevresindekiler için bir uyarıcı işlevi görür.

Dizinin adının Üç Arkadaş olduğunu görünce bunun bir yerli filmin dizi uyarlaması olduğunu düşündüm. Dizi ile ilgili haberlere bakınca "Yeşilçam klasiklerinden Üç Arkadaş filmi dizi oluyor" yazıyordu. Üç Arkadaş filmini hatırlarsınız. Hülya Koçyiğit bu filmde görme engelli bir genç kızı canlandırıyordu. Yönetmenliğini Memduh Ün'ün yaptığı filmin diğer rollerinde Kadir İnanır, Halit Akçatepe ve Müşfik Kenter oynuyordu. 1971 yapımı bu film televizyon kanallarında defalarca yayınlandı.

Üç Arkadaş filminin daha eski bir versiyonu da var. 1958 yılı yapımı Siyah-beyaz bu filmin yönetmenliğini yine Memduh Ün yapmıştır. Bu filmde ise görme engelli fakir kız rolünü Muhterem Nur oynamış, diğer rollerde ise Fikret Hakan Salih Tozan ve Semih Sezerli oynamıştır. Bu film eleştirmenlerce çok beğenilmiş ve Türk sinemasında yapılmış en iyi filmler arasına girmiştir.


Anlıyoruz ki Üç Arkadaş filmlerinin her ikisi de çok başarılı bulunmuş ve çok beğenilmiş. Filmler beğenilince dizi oluyor. Bunun bir çok örneği var. İşte şimdi de Üç Arkadaş dizi oluyor. Dizinin başrollerinde Hakan Yılmaz (Murat), Leyla Feray (Gülperi), Burak Hakkı, Bülent Seyran, Anıl İlter, Mehmet Gürhan ve Ayçin İnci oynuyor. Yönetmen ise Tarkan Karlıdağ.

Dizinin konusu gelince: Murat, Mustafa ve Salih birbirlerinden hiç ayrılmayan çok iyi anlaşan üç arkadaştır. Bir gün sokakta görme engelli bir genç kız olan Gülperi'ye rastlarlar.  Gülperi, anne ve babasının trafik kazasında kaybetmiş ve yalnız kalmıştır. Bu arada ev sahibi tarafından da sokağa atılmıştır. Murat, Gülperi'den hoşlanır. Üç arkadaş kendilerini Gülperi'ye zengin olarak tanıtırlar. Gülperi'nin gözlerinin açılma ihtimalinin olduğunu öğrenince hemen para bulup ameliyatı yaptırmaya karar verirler. Ancak bu kolay olmayacaktır. Murat, çaresizlikten ilaç parasını isteyen doktora ilaç bulmak için ecza deposunu soymaya kalkar ve yakalanır. Onu kurtarmaya patronunun kızı Meral gelir. Meral'in bir şartı vardır. Murat'ın onunla birlikte olması... Üç arkadaş mecburen bu teklifi kabul ederler. Gülperi ameliyat olur ve görmeye başlar...

Diziyi buraya kadar seyretmeyi düşünüyorum! Bundan sonrası ilgimi çekmedi. Çünkü bir engelli hikayesi olmaktan çıktı! Şaka bir yana... Gönül ister ki bu hikaye Gülperi'nin gözleri açılmasa da sürse... "Aaa... Neden?" diyenleri duyar gibiyim. Evet görmesi güzel bir durum, tamam. Ancak görme engelli olup hayatı boyunca böyle yaşayanlar da var. Neden onların hikayesi de dizi olmuyor. Bir diziye kahraman olmak için mutlaka engelsiz mi olmak gerekiyor?

ALİYE YÜCEL